Çocukluğumuzu Nereye Kapattık?
Bir 23 Nisan’ı daha geride bıraktık. Takvim yapraklarından biri daha eksildi belki ama eksilen sadece bir gün değil sanki. Çocukluğun kendisi…
Son birkaç yıldır aynı soruya takılıp kalıyorum:
Biz gerçekten çocukları mutlu edebiliyor muyuz?
Yoksa sadece bir geleneğin cansız provasını mı yapıyoruz?
Dönüp kendi çocukluğuma bakıyorum, sonra da bugünün çocuklarına... Aradaki uçurum sadece zaman değil, sanki koca bir yaşama biçimi. Kendi çocukluğumu düşündüğümde içimde bir sıcaklık yayılıyor. “23 Nisan” demek, haftalar öncesinden başlayan bir heyecandı ve o tatlı telaş, kalbimizin ritmini değiştirirdi. Okul koridorlarında koşuştururken elimizde renkli kâğıtlar, makaslar, yapıştırıcılar olurdu. Sınıflarımızı kendi ellerimizle süslerdik. Her köşede emeğimiz, her panoda hayal gücümüz vardı. Şiirler ezberlenir, resimler yapılırdı. İzci olurduk, trampet çalardık, yorulana kadar halk oyunları çalışırdık. Bunları yaparken de birlikte olmanın, “birlik” olmanın coşkusunu öğrenirdik. 23 Nisan bir gün değildi, bir ruhtu, bir hazırlıktı, bir paylaşım biçimiydi.
Sadece Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda çocuk olmazdık, bizim için tüm milli ve manevi bayramlar önemliydi. Her birini ayrı sever, başka heyecanlar duyardık. Mesela Hıdırellez’de sokaklara taşardık. Yakan top, ortada sıçan, körebe oyunlarını oynardık. Sokaklar, bahçeler, parklar bizim her daim oyun alanımızdı. Saklambaç oynarken akşam ezanının o ilahi "eve dön" çağrısına kadar özgürlüğün tadını çıkarırdık. İp atlamaktan aşınan ayakkabılarımız, dizimizdeki kabuk bağlamış yaralar bizim madalyalarımızdı.
Bugünün çocuklarına bakınca içimde bir burukluk beliriyor. Birçoğu bu oyunların adını bile bilmiyor. Kutlamalara sanki bir görev bilinciyle, biraz da zoraki katılıyorlar. O eski coşku, o kolektif ruh sanki buharlaşıp uçmuş.
Asıl acı olan ne biliyor musunuz?
Onları suçluyoruz. "Ekran bağımlısı oldular," diyoruz, "kafalarını tabletten kaldırmıyorlar," diye hayıflanıyoruz. Ama bir an durup aynaya bakalım: “Suç gerçekten onların mı?”
Bugün parklar, bahçeler, sokaklar, hatta en güvenli liman olması gereken okullar bile tedirginlik veriyor bizlere. "Dışarısı tehlikeli" korkusuyla büyüttüğümüz bu nesil, aslında bir nevi ev hapsinde. Biz sokakta düşe kalka dünyayı öğrenirken, onlar dört duvar arasında dijital bir simülasyonun içine hapsedildiler. Biz onları sokaktan çektik, ellerine birer ekran verdik. Şimdi ise neden o ekrana tutsak olduklarını soruyoruz. Onlar dünyayı keşfetmek yerine, bir işlemcinin sunduğu piksellerle yetinmek zorunda bırakıldılar.
Belki de mesele çocukların değişmesi değil. Biz, onların çocuk olabileceği alanları daralttık. Risklerden arındırırken hayattan da arındırdık. Güvende tutmaya çalışırken özgürlüklerini küçülttük.
Çocukluk, sadece korunması gereken bir dönem olmamalı. Çocukluk, toprağın kokusunda, arkadaşın kahkahasına karışan ter damlasında yaşanmalı. Kirlenmeden, düşmeden, kaybolmadan öğrenilemeyen bir şeydir çocukluk.
Çocuklara bir gün değil, bir çocukluk vermek istiyorsak yeniden düşünmeliyiz. Onlar için güvenli ortamlar oluşturmalı, kültürümüzü, geleneklerimizi, manevi değerlerimizi yaşatmalı, gerekirse onlarla saklambaç oynamalıyız.
Gökyüzü Çocukları
Ufukta parlayan o çizgiyi görüyor musun?
Güneş, avuçlarını yıkıyor sabahın serinliğinde.
Öyle sıradan bir bayram değil bizimkisi
Sokaklarda koşturan, dizleri kanamış,
Ama gülüşü dünyayı sığdıran bir çocuğun neşesi.
Al bayrak, sadece direkte sallanan bir bez değil,
Bir babanın gururu, bir annenin duası, bir toplumun onuru.
Minik ellerde terlemiş çiçekler,
Omuzlarda, Ata’mızdan miras kalan asil bir yürek,
Dillerde marşlar, yüreklerde hürriyetin fısıltısı.
Hadi koşun çocuklar, düşlerinizi cebinize doldurun.
Dünya sizin sesinizle uyansın bugün,
Barışın mührünü kalplere vurun.
Ayşe Can
Takip etmeyi unutmayın!
