46,6425 %0.02
53,3268 %0.37
6.033,39 % -1,58
60.580,01 %1.757
Amasya
Açık
28°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

Birlikte Yaşamayı Ne Zaman Unuttuk?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Son yıllarda sosyal medyada dolaşan bazı görüntüler, yapılan açıklamalar ve kullanılan ifadeler insanı ister istemez düşündürüyor. Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada bir kadının sarf ettiği sözler gündem oldu. Bir grup insanın, yalnızca inançları nedeniyle “imha edilmesi” gerektiğini söylüyordu. Toplumun farklı kesimlerinden haklı tepkiler yükseldi. Ancak asıl üzerinde durulması gereken konu kullanılan ifadenin çok korkunç bir anlam taşıyor olmasıydı. İmha, Türk Dil Kurumu (TDK) sözlüğüne göre “ortadan kaldırma” ve “yok etme” anlamına gelmektedir. Uluslararası hukukta bu ima, soykırım suçudur ve yaşam hakkını gasp etmek anlamına gelir. Yani evrensel insan hakları ihlalidir. “İmha edilmeli” ifadesini kullanan kişi belki kızgınlıkla belki de sadece düşünmeden bu kelimeleri kullanmış olabilir. Ancak unutmamak gerekir ki kelimeler de tehdit ve şiddete dönüşebilir. Hiç aklımıza gelmiyor ama bugün bizim farklı bulduğumuz, beğenmediğimiz ya da eleştirdiğimiz insanlar için kullandığımız nefret dili, yarın başkalarının bize yönelttiği bir silaha dönüşebilir. Bugün farklı olanın yaşama hakkını sorgulamaya başlarsak, bir gün bir başkası da bizi farklı gördüğü için aynı şeyi isteyebilir. Aslında benzer örneklerle ilk kez karşılaşmıyoruz. Bazen farklı bir siyasi görüşe sahip olanlar hedef gösteriliyor, bazen etnik kökenler üzerinden ayrıştırıcı söylemler üretiliyor, bazen de insanların inançları, yaşam tarzları veya kültürel tercihleri nedeniyle aşağılandıklarına tanık oluyoruz. Üstelik bunların önemli bir kısmı yalnızca sosyal medyada kalmıyor. Günlük hayatın içine de sızıyor. Bir alışveriş merkezinde, bir kafede, bir okulda, bir iş yerinde ya da mahallede hatta aynı apartmanın içinde bile insanların birbirlerini ötekileştirdiğini şahit oluyoruz. Kimi zaman bir bakışta, kimi zaman bir cümlede, kimi zaman da sessiz bir dışlamada kendini gösteriyor bu durum. Farklı olanı anlamaya çalışmak yerine onu kategorize etmeyi, etiketlemeyi ve uzak tutmayı tercih ediyoruz. Peki ne oldu bize? Ne zaman bu kadar bencil olduk? Ne zaman birbirimizi anlamayı bıraktık? Ne zaman farklılıkları bir tehdit olarak görmeye başladık? Ne zamandan beri insanların düşüncelerini, inançlarını veya kimliklerini anlamaya çalışmak yerine onları yargılamayı daha kolay buluyoruz? Toplum olarak çok tehlikeli bir noktaya sürükleniyoruz. Çünkü artık sadece fikir ayrılıkları yaşayıp eleştirmiyoruz. Giderek daha fazla insan, kendisi gibi düşünmeyeni, kendisi gibi yaşamayanı, kendisi gibi inanmayanı yok edilmesi gereken bir unsur olarak görmeye başladı. Bir insanı tanımadan, hikâyesini dinlemeden, hayatını anlamadan onun hakkında kesin hükümler verebiliyoruz. Üstelik bunu yaparken çoğu zaman kendimizi haklı görüyoruz. Oysa toplum dediğimiz şey birbirinin aynısı insanlardan oluşmaz. Tarih boyunca hiçbir toplum böyle olmamıştır. İnsanlık, farklılıkların bir arada yaşayabilme becerisi sayesinde ilerlemiştir. Aynı dili konuşmayanlar, farklı inançlara sahip olanlar, farklı kültürlerden gelenler ve farklı yaşam biçimlerini benimseyenler yüzyıllar boyunca aynı şehirleri paylaşmış, aynı sokaklarda yürümüş, aynı pazarlarda alışveriş yapmıştır. Bugün ise farklılıklarımızı bir zenginlik olarak görmek yerine çoğu zaman bir ayrışma nedeni olarak kullanıyoruz. Daha da düşündürücü olan ise kullanılan dilin giderek sertleşmesi. Eskiden fikirler eleştirilirdi şimdi ise insanlar hedef alınıyor. Eskiden yanlış olduğu düşünülen düşünceler tartışılırdı şimdi o düşünceye sahip insanların varlığı sorgulanıyor. Bir insanın, başka insanların yok edilmesini ima eden ifadeleri rahatlıkla kullanabilmesi yalnızca bireysel bir öfkenin sonucu değildir. Bu durum, toplumsal iklimin de sorgulanmasını gerektirir. Çünkü nefret dili bir günde ortaya çıkmaz. Sürekli tekrarlandığında, normalleştirildiğinde ve yeterince sorgulanmadığında kök salmaya başlar. Oysa insanlık tarihinin en acı sayfalarına baktığımızda benzer bir ortak nokta görürüz. Büyük trajediler çoğu zaman insanların birbirini insan olarak görmekten vazgeçmesiyle başlamıştır. Bir grup diğerinden daha değersiz görülmüş, bir topluluk tehdit olarak tanımlanmış ve sonunda vicdanın yerini önyargılar almıştır. Kötülüğün kaynağını yanlış yerde arıyoruz. Bir insan kötü olabilir. Bir insan suç işleyebilir. Bir insan zalim olabilir. Ancak bir insanın iyi ya da kötü oluşunu belirleyen şey inancı, dili, milliyeti ya da ten rengi değildir. Kötülük ne ten renginde ne de inançta saklıdır. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Her toplumdan erdemli insanlar çıktığı gibi her toplumdan suç işleyen insanlar da çıkmıştır. Kötülük, vicdanın, ahlakın ve merhametin eksikliğinde aranmalıdır. Eğer ölçümüz yalnızca “benden farklı olmak” olursa, o zaman hoşumuza gitmeyen herkesi ortadan kaldırmayı savunmamız gerekir. Böyle bir anlayışın sonu ise medeniyet değil, barbarlıktır. Mesela bir katile neden ceza veriliyor? Çünkü bir başkasının yaşam hakkını elinden alıyor. Eğer nefret ettiğimiz insanları yok etmeyi meşru görmeye başlarsak, katilin mantığından ne kadar uzak kalabiliriz? Yaşanan bu olumsuzluklardan ise en çok çocuklarımız etkileniyor. Onlar, bizi izliyor, dinliyor ve taklit ediyorlar. Birbirimize nasıl davrandığımızı görerek öğreniyorlar. Sosyal medya ekranlarından taşan nefret cümleleri onların zihninde yer ediyor. Sonra bir gün bir çocuğun başka bir çocuğa şiddet uyguladığını, bir gencin arkadaşını zorbalığa maruz bıraktığını ya da bir insanın sırf farklı olduğu için hedef seçildiğini görüyoruz. Sebebini anlamaya çalışıyoruz. Oysa cevap gözümüzün önünde duruyor. Çocuklarımıza saygıyı değil nefreti, empatiyi değil öfkeyi, birlikte yaşamayı değil dışlamayı öğretiyoruz. Bugün birlikte yaşamayı zorlaştıran asıl şey farklılıklarımız değil. Asıl sorun, kendimizi mutlak doğru ilan etmemizdir. Herkesin birbirine “Ben daha iyiyim,”, “Ben daha haklıyım,”, “Ben daha üstünüm,” dediği bir yerde ne demokrasiden söz edilebilir ne adaletten ne de insan haklarından. Demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir. İnsan hakları yalnızca anayasal metinlerde yazan ifadeler değildir. Saygı, hoşgörü ve birlikte yaşama kültürü de yalnızca güzel kavramlar olarak kalmamalıdır. Bunlar gündelik hayatın içinde karşılık bulmadığında, en güçlü hukuk metinleri bile toplumsal huzuru tek başına sağlayamaz. Bugün yaşadığımız birçok toplumsal sorunun temelinde birbirimizi dinlememe eksikliği yatıyor. Herkes konuşuyor ama kimse duymuyor. Herkes anlatıyor ama kimse anlamaya çalışmıyor. İhtiyacımız olan şey daha fazla öfke değil, daha fazla anlayış; daha fazla ayrışma değil, daha fazla empati; daha yüksek sesle bağırmak değil, birbirimizi gerçekten dinleyebilmektir. Birlikte yaşamayı mümkün kılan şey aynı olmak değil, farklılıklarla birlikte yaşayabilmektir. Bir toplumun gerçek olgunluğu da tam burada ortaya çıkar. İnsanlar birbirlerine benzediği için değil, birbirlerinden farklı oldukları halde aynı hayatı paylaşabildikleri için güçlü bir toplum olurlar. Farklı düşünebiliriz, inançlarımız aynı olmayabilir ancak aynı gökyüzünün altında yaşamayı öğrenmeliyiz. Nefretin normalleştiği yerde hiç kimse güvende değildir. Buna karşılık saygı ve empati çoğaldığında, farklılıklar tehdit olmaktan çıkar ve ortak yaşamın doğal bir parçasına dönüşür. Saygı ve Sevgilerimle, Ayşe Can Takip etmeyi unutmayın! E-mail: [email protected] Sosyal Medya: @biraz_ayse (Ayşe Can)
Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız