Okul Sıralarından Namlu Ucuna: Çocuklarımızı Nerede Kaybettik?
Bugün bir öğretmen olarak kalemim her zamankinden daha ağır, yüreğim ise yorgun. Şanlıurfa’dan gelen o dehşet verici haberin yankısı henüz dinmemişken, Kahramanmaraş’tan yükselen silah sesleriyle bir kez daha sarsıldık. İki gün arayla yaşanan bu olaylar, artık “münferit” diyerek geçiştirilemeyecek kadar derin bir kırılmaya işaret ediyor.
Okul dediğimiz yer, bir çocuğun dünyayla ilk ciddi temas kurduğu alandır. Sadece bilgi edinilen bir mekân değil, aynı zamanda insan olmanın öğrenildiği bir yerdir. Ancak bugün gelinen noktada, bu temel gerçek acı bir şekilde sarsılıyor. Bir zamanlar o sıralarda oturmuş bir gencin eline silah alıp okuluna dönmesi ya da henüz ortaokul çağındaki bir çocuğun okulunda şiddet uygulaması, bireysel bir öfke patlamasından çok daha fazlasını anlatıyor.
Hiçbir çocuğun veya gencin bir sabah uyanıp ölüme ya da öldürmeye gideceğine inanmak istemiyoruz. Ama görülmeyen, duyulmayan, önemsenmeyen duyguların zamanla öfkeye dönüştüğü gerçeğini de artık inkâr edemeyiz.
Bugünün çocukları şiddeti yalnızca ekranlardan izlemiyor, onun içinde büyüyor. Sosyal medyada "racon kesen" figürlerin kahramanlaştırılması, oyun dünyasında öldürmenin bir "puan"a dönüşmesi, empati duygusunu daha filizlenmeden köreltiyor. Akran zorbalığı artıyor, silaha erişimin kolaylaşıyor. Aynı evde yaşayan ama hayatı paylaşmayan aileler çoğalıyor. Çocukların bazıları aşırı ilgiden şımarırken bazıları denetimsiz büyüyor. İnançlar, görüşler, eğitimler, ekonomik durumlar vb. farklılıklar üzerinden yapılan ayrımcılık, çocukların gözleri önünde normalleşiyor.
Çocuklar işte bu dünyanın içinde büyüyor. Kendini güçlü hissetmek isteyen, öfkesini yönlendirecek sağlıklı bir alan bulamayan bir çocuk için şiddet, zamanla bir ifade biçimine dönüşüyor. Önce sözler sertleşiyor, sonra davranışlar… Ve ne yazık ki bazen de geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaşıyor.
Peki ne yapmalıyız?
Benim aklıma düşenler şunlar;
Öncelikle şiddeti sıradanlaştıran her dile karşı durmalıyız. Sosyal medyada tükettiğimiz ve ürettiğimiz içeriklerin birer örnek olduğunu unutmamalıyız. Daha sakin, daha anlayışlı ve empatik bir dil inşa etmek zorundayız.
Aileler olarak çocuklarımızla gerçek bir bağ kurmalıyız. Yargılamadan dinlemek, duygularını anlamaya çalışmak ve onlara rehberlik etmek en temel sorumluluğumuz. Hiçbir çocuk mükemmel değildir, hata yapar. Önemli olan o hatayı fark edip, doğru yolu onlara gösterebilmektir. Ruhsal ya da zihinsel bir sorun söz konusuysa, bunu görmezden gelmek yerine bir uzmandan destek almak gerekir. Nasıl ki fiziksel bir hastalıkta doktora gidiyorsak, ruh sağlığı için de aynı hassasiyeti göstermeliyiz.
Çocuklarımızı sanat, spor gibi üretken alanlara yönlendirmek, onları boşlukta bırakmamak hayati önem taşır. Nerede olduklarını, kimlerle vakit geçirdiklerini bilmek bir kontrol değil, bir sorumluluktur. Evde silah bulundurmak ise başlı başına bir risktir. Eğer zorunluysa, çocukların erişemeyeceği şekilde güvenli biçimde saklanmalıdır. Çünkü bir silah sadece bir eşya değil, potansiyel bir felakettir.
Eğitimciler olarak bizlere de büyük görev düşüyor. Bizler yalnızca ders anlatan değil, öğrencisini tanıyan bireyler olmalıyız. Akran zorbalığını küçümsemek yerine ciddiyetle ele almalı hem mağduru hem de zorbalık yapan çocuğu anlamaya çalışmalıyız. Bu konuda aileleri, idareyi bilgilendirmeliyiz. Gördüğümüzü görmezden gelmek, sorunun bir parçası olmaktır.
Devlet düzeyinde ise daha kararlı ve sistemli adımlar şart. Silah edinimi sıkı denetim altına alınmalı, caydırıcı yaptırımlar uygulanmalıdır. Okullarda psikolojik danışmanlık hizmetleri güçlendirilmeli ve yaygınlaştırılmalı. Eğitim politikaları yalnızca akademik başarıyı değil, çocukların sosyal ve duygusal gelişimini de merkeze almalıdır.
Medya da sorumluluk taşımalıdır. Şiddeti sansasyon malzemesi haline getirmeden, sorumlu bir yayıncılık anlayışı benimsenmelidir. Her haberin bir çocuk tarafından da izlenebileceği unutulmamalıdır.
Vefat edenler sadece öğrencilerimiz ya da meslektaşlarımız değil; geleceğe dair güven duygumuzdur. Okulların bahçe duvarlarını yükseltmek geçici bir çözümdür. Asıl mesele çocukların ruhunda oluşan duvarları yıkabilmektir. Çocuklarımıza yeniden aidiyet duygusu kazandırmalıyız. Kendini bir yere ait hisseden, değerli olduğunu bilen bir çocuk yıkıcı değil, yapıcı olur. Onlara kalem tutmayı öğrettiğimiz kadar merhametin gücünü de hatırlatmalıyız.
Bugün yaşadığımız acılar bize ağır bir ders veriyor. Ama bu ders, sadece üzülerek geçiştirilecek bir ders değil. Her birimiz kendi yerimizden sorumluluk almadıkça bu hikâye değişmeyecek. Bunun için evde, okulda ve toplumda daha kapsayıcı ve güvenli alanlar oluşturmak zorundayız.
Rahmetle, duayla, umutla, saygı ve sevgiyle…
Ayşe Can
Takip etmeyi unutmayın!
E-mail: [email protected]
Web Sitesi: https://birazayse.blogspot.com
Sosyal Medya: @biraz_ayse (Ayşe Can)
