Her yıl milyonlarca öğrenci LGS ve YKS gibi sınavlara hazırlanıyor. Kimi sabahın erken saatlerinde dershaneye gidiyor, kimi gece yarılarına kadar soru çözüyor. Sınavlar, eğitim sistemimizin önemli bir gerçeği ve hiç kuşkusuz başarı elde etmek için çalışmak gerekiyor. Elbette hayatta bir hedefinin olması, o hedefe ulaşmak için emek vermek, dirsek çürütmek ve disiplinli çalışmak kıymetlidir. Sorumluluk almadan hedeflere ulaşmak kolay değildir. Bir çocuğun yanında ona rehberlik eden, düştüğünde elinden tutan öğretmenlerin ve güven veren bir aile bağının bulunması ise o çocuğun hayattaki en büyük şansıdır.
Ama (ne yazık ki) destek ile baskı arasındaki çizgi her zaman korunamıyor. Bugün çoğu çocuk/genç rehberlik yerine gardiyanlık görüyor. Birçok ebeveyn ve öğretmen, çocukların başarılı olmasını isterken farkında olmadan onların omuzlarına taşıyamayacakları kadar ağır yükler bırakabiliyor. Çocuğun her deneme sınavında en yüksek puanı alması, her zaman birinci olması, hata yapmaması ve sürekli mükemmel sonuçlar üretmesi bekleniyor. Oysa karşımızda bir makine değil, duyguları, korkuları ve hayalleri olan genç insanlar bulunuyor. Mükemmellik beklentisi ise çoğu zaman başarıyı artırmaktan çok çocukların ruhsal dünyasına zarar veriyor. Ve çocuklar zamanla şunu düşünmeye başlıyor:
“Ben başarısızım öyleyse değersizim...”
Oysa bir sınav sonucu, bir insanın değerini belirleyemez. Belirlememeli! Bir öğrencinin aldığı puan ne karakterini ne de gelecekteki tüm potansiyelini gösterir. Buna rağmen bazı aileler çocuklarını yalnızca sonuçlar üzerinden değerlendirmeye devam ediyor.
LGS bitiminde sosyal medya üzerinden duyduğumuz bazı ifadeler bunun en acı örneklerinden biri. Beklenen puana ulaşamayan çocuklara söylenen: “Yazıklar olsun sana”, “Bunca emek boşa gitti”, “Bizi rezil ettin”, “Senden bunu beklemezdim;” gibi sözler, genç bir insanın yüreğinde derin yaralar açabiliyor. Bu cümleleri kuran ebeveynler çoğu zaman öfkeyle hareket ettiklerini düşünse de çocukların hafızasında kalan şey öfke değil, değersizlik hissi oluyor.
Bir çocuğun aylarca hatta yıllarca çalışıp istediği sonucu alamaması zaten başlı başına büyük bir hayal kırıklığıdır. O anda onun en çok ihtiyaç duyduğu şey eleştirilmek değil, anlaşılmaktır. Çünkü başarısızlık hissiyle mücadele eden bir gencin karşısına bir de ailesinin sevgisini kaybetme korkusu çıkarsa, yaşadığı psikolojik yük katlanarak büyür.
Daha da düşündürücü olan ise bazı anne babaların çocukları üzerindeki haklarını yanlış yorumlamaları. Onlar, çoğu zaman dünyaya getirdikleri çocukları kendilerine ait birer "eşya", birer “mülk” gibi görme yanılgısına düşüyorlar. Kendi gençliklerinde yaşayamadıkları hayalleri, gerçekleştiremedikleri hırsları, toplum içindeki statü arayışlarını o çocuk bedenin üzerine yıkıyorlar. Oysa ebeveyn olmak, bir insanın sahibi olmak anlamına gelmez. Çocuklar bir eşya değildir. Bir yatırım aracı, bir prestij kaynağı ya da anne babanın gerçekleştiremediği hayallerin taşıyıcısı da değildir. Çocuk, anne babanın egosunu tatmin edeceği, eksikliklerini kapatacağı bir vitrin süsü hiç değildir.
Onlar, kendi kişiliği, kendi yetenekleri, kendi hayalleri olan, bu dünyaya kendi hikayelerini yazmaya gelmiş birer bireydir.
Elbette aileler çocuklarının iyi bir eğitim almasını istemelidir. Onların başarılı olması için çaba göstermeli, imkanları doğrultusunda destek vermelidir. Ancak bu çaba, çocuğun hayatını tamamen kontrol etmeye dönüşmemelidir. Sevgi ile sahiplenme farklı kavramlardır.
Sevgi, çocuğun yanında durmaktır.
Sahiplenme ise onu kendi isteklerine göre şekillendirmeye çalışmaktır.
Öğretmenler açısından da benzer bir durum söz konusudur. Eğitimcilerin görevi öğrencileri geliştirmek, cesaretlendirmek ve onların potansiyellerini ortaya çıkarmalarına yardımcı olmaktır. Fakat bazen başarı sıralamaları ve okul ortalamaları ön plana çıktığında öğrenciler yalnızca istatistiklerden ibaretmiş gibi görülebiliyor. Oysa her öğrencinin öğrenme hızı, ilgi alanı ve yaşam koşulları farklıdır. Eğitim, sadece yüksek puanlar üretme süreci değildir. Aynı zamanda sağlıklı bireyler yetiştirme sorumluluğudur.
Bana kalırsa toplum olarak başarıyı yeniden tanımlamaya ihtiyacımız var. Başarı sadece yüksek puan almak olmamalı. Zorluklar karşısında mücadele edebilmek, dürüst olmak, ahlaklı olmak, çalışkan olmak, kendini geliştirmek ve hayata karşı umutlu kalabilmek de başarıdır. Bir sınavda beklenen sonucu alamayan gençler, hayatın tamamını kaybetmiş sayılmazlar. Aksine önlerinde hâlâ keşfedilecek sayısız yol bulunur.
Çocuklarımıza, her koşulda yanlarında olduğumuzu hissettirmeliyiz. Onlardan vazgeçmemeliyiz. Onların vazgeçmelerine de izin vermemeliyiz. Onlara, “Sonuç ne olursa olsun seni seviyoruz.” demeliyiz. Çünkü koşullara bağlı olmayan sevgi, genç insanların kendilerine güvenerek büyümesinin temelidir. Destekleyen aileler ve yol gösteren öğretmenler, çocukların hayatında büyük farklar yaratır. Baskı ve mükemmellik takıntısı ile başarılı bireyler yerine kaygılı bireyler yetiştireceğimizi unutmayalım.
Sevgilerimle,
Ayşe Can
Takip etmeyi unutmayın!
E-mail: [email protected]
Sosyal Medya: @biraz_ayse (Ayşe Can)
Kişisel saldırılar yapmayın: Yorumlarınızda diğer kullanıcıları veya kişileri hakaret içeren ifadelerle suçlamayın veya aşağılamayın.
Irkçı, cinsiyetçi veya ayrımcı yorumlar yapmayın: Yorumlarınızda ırk, cinsiyet, etnik köken, din, cinsel yönelim veya herhangi bir ayrımcılık unsuru içeren ifadeler kullanmayın.
Yasa dışı faaliyetleri özendirmeyin: Yorumlarınızda yasa dışı faaliyetleri özendiren veya teşvik eden ifadeler kullanmayın.
Özel bilgileri paylaşmayın: Yorumlarınızda başkalarının özel bilgilerini paylaşmayın, bu bilgiler kullanıcıların adını, telefon numarasını, adresini, e-posta adresini veya diğer özel bilgileri içerebilir.
Spam ve reklam yapmayın: Yorumlarınızda spam veya reklam içeren ifadeler kullanmayın. Yorumlarınızın reklam içermemesine özen gösterin.