Bir Toplumun Sessiz İntiharı
Sabah haberlerini açmaya cesaret etmek bile yürek istiyor artık. Ekranın içinde yıkılmış evler, is kokusunu neredeyse buram buram hissettiren şehirler, toza bulanmış oyuncaklar… Aynı karede hem bir çocuğun şaşkın bakışları hem de bir annenin donup kalmış çığlığı var. Dünyanın herhangi bir yerinde yaşanıyor bunlar, ama acının coğrafyası yok. Savaşın dili aynı, gözyaşının rengi aynı.
Sürekli yinelenen bu şiddet döngüsü yalnızca binaları, sınırları ya da rejimleri değiştirmiyor. Asıl tahribat, kalbi henüz şekillenen çocukların içinde yaşanıyor. Anne babasını kaybeden bir çocuğun sessizliğinde, bir ülkenin yıkımından daha derin bir boşluk saklı. Okul sıralarına bomba gölgesi düşüyorsa, defter arasına korku sıkışıyorsa, geleceği hangi kelimeyle tarif edebiliriz?
Öte yandan savaş yalnızca cephede yaşanmıyor. Aynı şehirde, aynı mahallede büyüyen çocuklar da başka bir savaşın içinde. Zorbalıkla zorba olmak arasında sıkışmış bir ruh hâli… Güçlü görünmezse ezileceğini sanan, susarsa yok olacağını düşünen bir kuşak. Kimi zaman bir oyun yüzünden, kimi zaman bir “yan bakış” nedeniyle patlayan öfke, aslında birikmiş çaresizliğin dışavurumu değil mi? Çocuk, kendini korumak için saldırganlaşmayı öğreniyorsa, burada bireysel bir kusurdan çok toplumsal bir ihmal yok mudur?
Para için, kariyer için, inancı ya da kimliği farklı diye öldürülen insanlar… Her biri, insan hayatının ne kadar kolay harcanabildiğini gösteren karanlık örnekler. Çocuklar bütün bunları izleyerek büyüyor. Ekrandan akan görüntüler, sokakta duydukları hikâyeler, ev içinde fısıldanan korkular… Şiddet sıradanlaştıkça vicdanın eşiği düşüyor. Bir süre sonra “olmaz” dediğimiz her şey, “oluyor”.
Asıl tehlike ise tam burada başlıyor: Ölüm haberlerinin sıradan bir istatistiğe dönüşmesinde. Bir çocuğun, hayatta kalmanın yolunu başkasını yok etmekte aramasında. Çünkü ona gösterilen dünya, çoğu zaman merhameti değil, gücü ödüllendiriyor.
Yakın zamanda yaşadığımız bir trajedi, bu karanlık tablonun en acı yansımalarından biri oldu. Bir bilim yuvası olması gereken okul binası, bir öğretmenin son nefesini verdiği bir sahneye dönüştü. Hayatını öğrencilerine adamış bir eğitimci, kendi öğrencisi tarafından okul içinde uğradığı bıçaklı saldırı sonucu yaşamını yitirdi. Fatma Nur öğretmenin hikayesi, aslında bağıra bağıra gelen bir felaketin son halkasıydı. Öldürülmeden önce, okuldaki şiddet olaylarına dikkat çekmiş, "Can güvenliğimiz yok, sıradaki biz olabiliriz" diyerek adeta kendi ölümünü önceden haber vermişti. Riskler bildirilmiş, uyarılar yapılmıştı. Ancak o çığlık, sistemin sağır kulaklarında yankısız kaldı. Bu olay, sadece bir cinayet değil, ihmallerin, duyarsızlığın ve toplumun içine düştüğü şiddet sarmalının bir sonucudur. 17 yaşındaki bir genci, öğretmenini öldürecek kadar nefretle dolduran, eline bıçak verip okula sokan bu düzeni sorgulamak zorundayız.
Bir çocuk, kendisine engel olan birini hayatından hatta dünyadan çıkarmayı bir çözüm yolu olarak görüyorsa, biz sadece bugünü değil, geleceği de çoktan kaybetmişiz demektir. Ebeveynine el kaldıran, öğretmenine nefret kusan bir nesil, aslında kendisine sunulan şiddet dolu dünyanın aynadaki yansımasıdır.
Araştırmalar, şiddet ortamında büyüyen veya buna tanık olan çocukların beyin yapılarında kalıcı hasarlar oluşabildiğini, korku ve tehdit algılarının aşırı hassaslaştığını gösteriyor. "Sosyal Öğrenme" kuramı bize açıkça şunu söylüyor: Çocuk gördüğünü yapar. Biz onlara barışı anlatıp savaşı izletirsek, sevgiden bahsedip öfkeyle yönetirsek, sonuç hem hayatını kaybeden öğretmenler hem de hayatı kararan gençler olacaktır.
Eğer bugün kurguladığımız bu vahşi düzenin içinde “merhameti” bir "zayıflık" olarak görmeye devam edersek, yarın sığınacak ne bir vatanımız kalacak ne de o vatanı emanet edeceğimiz vicdanlı bir nesil. Artık durup sorma vakti: Biz bu dünyayı inşa mı ediyoruz, yoksa her gün bir tuğlasını daha çekerek kendi başımıza yıkılmasını mı izliyoruz?
Oysa insanlık tarihi sadece savaşların tarihi değildir. Aynı zamanda iyileşmenin, dayanışmanın, yeniden kurmanın tarihidir. Yıkılan bir ev yeniden yapılabilir, kaybedilen bir ülke yeniden ayağa kalkabilir. Ama kalbi kararmış bir çocuğu yeniden ışığa alıştırmak daha zordur.
Çocuklara, güçlü olmanın başkasını ezmek değil, başkasını korumak olduğunu göstermeliyiz. Farklılığın tehdit değil, zenginlik olduğunu anlatmalıyız. Şiddetin değil, sözün; nefretin değil, adaletin kıymetli olduğunu yaşayarak öğretmeliyiz. Eğer çocuklara başka bir yol olduğunu gösterebilirsek, belki yarının gazetelerinde ölüm değil, iyileşme haberleri okuruz.
Bu metin, şiddetin her türlüsüne karşı toplumsal bir hafıza oluşturmak ve kaybettiğimiz değerleri anmak adına kaleme alınmıştır.
Sevgilerle,
Ayşe Can
Takip etmeyi unutmayın!
E-mail: [email protected]
Web Sitesi: https://birazayse.blogspot.com
Sosyal Medya: @biraz_ayse (Ayşe Can)
