“Köklerinden Kopan Çocuk”
Bir toplumun hafızası, yalnızca arşivlerde saklanan belgelerden ya da tarih kitaplarının sararmış sayfalarından ibaret değildir. Gelenek, bir toplumun hafızasıdır. Kültür dediğimiz şey, yüksek sesle ilan edilen bir ideoloji değil, çocukların görerek, duyarak, hissederek içselleştirdiği bir yaşama biçimidir. Hafızasını yitiren bir birey nasıl ki boşlukta savrulmaya mahkûmsa, kültürel kodlarını "çağdaşlaşma" illüzyonu altında terk eden bir toplum da kimliksizliğin soğuk sularında boğulmaya adaydır.
Bugünün dünyasında Doğu Asya’nın yükselen yıldızlarına baktığımızda, teknolojinin zirvesine tırmanırken atalarının mirasına sımsıkı sarılan, gökdelenlerin gölgesinde çay seremonisini unutmayan, disiplinini kadim ahlak öğretilerinden alan bir duruş görüyoruz. Onlar Batı’nın tekniğini alırken ruhunu teslim etmediler. Bizim hikâyemiz ise ne yazık ki bir "başkalaşma" sancısına dönüşmüş durumda.
Bu kültürel erozyonun en derin yarayı açtığı yer ise şüphesiz çocuk kalbi. Bir çocuk, aidiyet hissiyle büyür. Ancak bugün Türk toplumu olarak sunduğumuz manzara, çocukların zihninde büyük bir yarılma yaratıyor. Cumhuriyeti savunmuyorsak, çocuklarımız 23 Nisan’da mutlu değilse, gençlerimiz değerlerimizi unutmaya başlamışsa, dini bayramlarda sabahları evde bir telaş yoksa, büyüklerin kapısı çalınmıyorsa, sofralar sadece karın doyurmak için kuruluyorsa; çocuk “biz” olmanın ne demek olduğunu nasıl öğrenecek? Milli ve manevi günlerimizi sıradan bir tatil günü gibi yaşayıp, kökeni ve anlamı bize yabancı kutlamaları (Cadılar Bayramı gibi) büyük bir heyecanla sahiplenmek, çocuğun değer haritasını belirsizleştirir. O artık neyin kendisine ait, neyin ödünç olduğunu ayırt edemez.
Bugün dünyayla temasımız her zamankinden daha yoğun. Başka ülkelerin müziği, modası, kutlamaları, alışkanlıkları bir tık uzağımızda. Elbette hiçbir toplum dış etkilere kapalı kalarak gelişemez. Bilimde, teknolojide, sanatta ilerlemek, başka medeniyetlerin birikiminden faydalanmak kıymetlidir. Ne var ki mesele, alınanı sindirebilmekte; yeniyi kendi ruh süzgecinden geçirerek özümseyebilmekte. Aksi halde taklit, kimliğin yerini alır. Ve taklit, en çok çocukların zihninde derin yarıklar açar.
Bir çocuğun yetişkinlik evresine sağlıklı geçebilmesi için sağlam bir zemine basması gerekir. Biz o zemini, büyüklere hürmeti "eskimiş bir adet", misafirperverliği "gereksiz bir yük", komşuluk hukukunu ise "bireysel özgürlüğün kısıtlanması" gibi göstererek ellerinden alıyoruz. Değerler hiyerarşisi yıkılan bir çocuk, yetişkin olduğunda pusulasız bir kaptana dönüşür. Kökleri zayıf bir genç, rüzgârın yönüne göre savrulur. Aidiyet duygusu eksik kaldığında ya aşırı bir taklitçiliğe sığınır ya da öfkeye. Oysa kültürel değerler, gence bir pusula sunar. Anne babaya saygı, sadece bir görgü kuralı değildir, insanın kendisinden önce gelen emeğe duyduğu minnettarlığın ifadesidir. Misafirperverlik, yalnızca geleni ağırlamak değil, başkasına yer açabilme erdemidir.
Bu değerler zayıfladığında çocuk birey olmayı, bencil olmakla karıştırabilir. Başarıyı yalnızca kişisel kazançla ölçer. Dayanışmayı gereksiz bir yük gibi görür. Oysa yetişkinlik, yalnızca ekonomik bağımsızlık değildir. Ahlaki ve duygusal olgunluktur. Kendi kültüründen beslenmeyen bir gelişim, yüzeyde parlak ama içeride kırılgan bir yapı inşa eder.
Çocuk psikolojisinde "güvenli bağlanma" ve "ait olma" duygusu, sağlıklı bir yetişkinliğin ön şartıdır. Değerler eğitimi, çocuğa sadece "ne yapması gerektiğini" değil, "kim olduğunu" da anlatır. Toplumsal bir dokunun parçası olduğunu hissetmek, modern çağın en büyük vebası olan "yalnızlık" ve "anlamsızlık" duygusuna karşı en güçlü kalkandır. Kendi kültürünün kodlarıyla barışık büyüyen bir çocuk, Batı’nın sunduğu popüler kültürü tüketirken bir "taklitçi" gibi değil, kendi kimliğinin farkında olan bir "dünya vatandaşı" gibi hareket eder.
Mesele Batı’dan ya da Doğu’dan etkilenmek değil, kendi evimizin ışığını söndürmeden başka ışıklardan faydalanabilmektir. Çocuklarımıza dünyayı tanıtalım, farklı kültürleri öğretelim fakat önce kendi hikâyemizi anlatalım. Bayramların anlamını, sofraların bereketini, büyüklerin duasının kıymetini yaşayarak gösterelim. Çünkü kimliğini bilen çocuk, başkasına özenmek yerine başkasıyla eşit ilişki kurar. Kökü sağlam olan ağaç, fırtınadan korkmaz.
Toplum olarak belki en büyük sorumluluğumuz, çocuklara miras bırakacağımız manevi iklimi korumaktır. Teknolojiyi ithal edebiliriz, bilgiyi transfer edebiliriz, ama vicdanı, merhameti, saygıyı dışarıdan satın alamayız. Eğer kendi değerlerimizi gündelik hayatın dışına itersek, yarın büyüyen çocuklarımız bize sadece şunu soracaktır: “Bize ait olan neydi?” İşte o soruya verecek cevabımız kalmadığında, asıl yoksulluğu o zaman yaşayacağız.
Sevgilerle,
Ayşe Can
Takip etmeyi unutmayın!
E-mail: [email protected]
Web Sitesi: https://birazayse.blogspot.com
Sosyal Medya: @biraz_ayse (Ayşe Can)
