Ekranın Gölgesinde Çocuk Olmak
Eskiden mahalle aralarında yankılanan, tozlu yollarda koşturan çocuk sesleri, şimdilerde yerini oturma odalarındaki o hipnotize edici mavi ışığın sessizliğine bıraktı. Ancak bu sessizlik, ruhu dinlendiren, huzur veren ya da bir şeyler öğreten bir sessizlik değil aksine zihinlerde fırtınalar koparan bir gürültünün maskesi. Televizyon dizilerinden sosyal medya akışlarına kadar uzanan o geniş ve kontrolsüz mecrada, "yaşamın gerçeği" adı altında sunulan her şey, aslında çocuk ruhunun kırılgan fay hatlarını zorluyor.
Bir dizide kahramanlaştırılan, belindeki silahıyla dilindeki kabalıkla zorba karakterler, çocuğun henüz filizlenmekte olan adalet duygusunu zedeliyor. Gücün haklılıktan üstün tutulduğu bu sahte evrende, nezaket zayıflık, kaba kuvvet ise bir meziyet gibi pazarlanıyor. Reklamların ve sosyal medya fenomenlerinin pompaladığı bitmek bilmeyen tüketim arzusu ise yetinme duygusunu daha yeşermeden kurutuyor. Çocuk, sahip olduklarının kıymetini bilmek yerine, ekranın ötesindeki ulaşılmaz hayatların eksikliğiyle tanışıyor. Kavganın bir güç gösterisi, saygısızlığın ise bir özgüven nişanesi sanıldığı bu kurgu dünyasında, çocuk zihni hangisinin doğru olduğunu seçmekte zorlanıp duruyor.
Sosyal medyanın fütursuzca akan vitrinleri ise bu tahribatı daha da derinleştiriyor. Ekran kaydırıldıkça önlerine düşen filtresiz hayatlar, mahremiyetin hiçe sayıldığı paylaşımlar ve "beğeni" uğruna sergilenen nezaketten uzak tavırlar, çocukluğun o kendine has masumiyet perdesini erkenden yırtıyor. Çocuklar, henüz biyolojik ve ruhsal olarak anlamlandıramayacakları bir cinselliğin, estetik kaygının ve acımasız sanal rekabetin orta yerine fırlatılıyor. Saygının yerini etkileşim sayısına bıraktığı bu dijital çağda, nezaket sanki dünün modası geçmiş bir alışkanlığı gibi sunuluyor.
Oysa çocukluk, biriktirilen hatıraların saflığıyla, dizdeki yaranın sızısıyla ve hayal gücünün sınırsızlığıyla şekillenmeli. Bugünün çocukları ellerindeki cihazlarla dünyaya açılırken, aslında kendi özlerine ve gerçek oyun sahalarına yabancılaşıyorlar. Toprakla oynamanın, ağaca tırmanmanın, parkta koşuşturmanın heyecanı, bir ekranda seviye atlamanın yapay hazzına kurban ediliyor. Onları sadece zararlı içeriklerden değil, o içeriklerin ruhlarında bırakacağı kalıcı izlerden de korumak zorundayız. Ekran başında şiddeti, kabalığı, mahremiyetsiz hayatları kanıksayan bir çocuk, bunu normalleştirerek bir yetişkin gibi davranmaya başlar.
Bir toplumun geleceği, ekranların yapay parıltısında değil, bir çocuğun gözlerindeki o saf merakın ve bozulmamış vicdanın korunmasında saklıdır. Masumiyeti çalınmış bir çocukluk, yarınların toplumsal dokusunu her daim eksik ve yaralı bırakacaktır. Hayatın en önemli parçası olan çocuklarımıza borcumuz, onları ekranın gölgesinden çıkarıp güneşin altına taşımaktır.
Sevgilerle,
Ayşe Can
Takip etmeyi unutmayın!
E-mail: [email protected]
Web Sitesi: https://birazayse.blogspot.com
Sosyal Medya: @biraz_ayse (Ayşe Can)
