48,6598 %-0.00
56,4947 %-0.30
6.784,88 %0.72
77.478,07 %-1.53
Amasya
Açık
30°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
Merzifon Bilgi Gazetesi EĞİTİM 761 Yıllık Bir Kitabenin İzinde: Merzifon,Pervâneve Mevlânâ

761 Yıllık Bir Kitabenin İzinde: Merzifon,Pervâneve Mevlânâ

761 Yıllık Bir Kitabenin İzinde: Merzifon,Pervâneve Mevlânâ

Şehirlerin de insanlar gibi hafızaları vardır. Bazı yapılar yıkılır, bazı isimler unutulur. Fakat bazen eski bir fotoğraf, birkaç satırlık bir arşiv kaydı veya bir taşın üzerine kazınmış bir kitabe, yüzyıllar önce yaşanmış bir hikâyenin kapısını yeniden açar. 

Merzifon’da böyle bir hikâyenin izleri bugün hâlâ bulunmaktadır. 

Yaklaşık 761 yıl önce, Anadolu Selçuklu Devleti’nin en güçlü devlet adamlarından biri olan Muînüddin Süleyman Pervâne’nin adı Merzifon’da yaptırılan bir caminin kitabesine kazınmıştı. Hicrî 663, Miladî 1264–1265 tarihini taşıyan bu kitabe, Pervâne ile Merzifon arasındaki ilişkinin bir rivayete değil, doğrudan XIII. yüzyıldan kalan tarihî bir belgeye dayandığını göstermektedir (Halil Edhem, 1917). 

Fakat bu ismin peşinden gittiğimizde karşımıza yalnızca eski bir Merzifon camisi çıkmaz. 

Hikâye bizi Selçuklu sultanlarının taht mücadelelerine, giderek ağırlaşan Moğol hâkimiyetine, Tokat ve Kayseri’ye, Memlük Sultanı Baybars’a ve İlhanlı hükümdarı Abaka Han’a; oradan da Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye götürür. 

Çünkü Merzifon’daki Ulu Cami’yi yaptıran Muînüddin Süleyman Pervâne, aynı zamanda Mevlânâ’nın yakın ilişki kurduğu önemli devlet adamlarından biridir. Mevlânâ ona mektuplar yazmış, ihtiyaç sahiplerinin meselelerini kendisine iletmiş, yöneticinin yoksul ve mazlum karşısındaki sorumluluğunu hatırlatmış; gerektiğinde de izlediği siyaseti son derece sert biçimde eleştirmiştir. 

Bu bakımdan Merzifon Ulu Camii’nin yaklaşık 761 yıllık kitabesi yalnızca bir yapının ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığını gösteren bir belge değildir. 

O kitabe, Merzifon’u Mevlânâ’nın dünyasına bağlayan bir kapıdır. 

Önce Merzifon Ulu Camii 

Eski Merzifon Ulu Camii, bugünkü Yokuşbaşı civarında, Eskicami Sokağı’nın başında, Eski Hamam’ın yakınında ve Merzifon Ovası’na hâkim bir noktada bulunuyordu. Kaynaklarda yapı Pervâne Camii veya Ulu Cami adıyla anılmaktadır. XX. yüzyılın başındaki büyük yangında ortadan kalkan caminin yangın tarihi kaynaklarda farklı biçimde verilir: bazı çalışmalarda 1904, yeniden açılışla ilgili resmî kayıtlarda ise 1902 tarihi geçmektedir (Bayram, 1990; Merzifon Müftülüğü, 2018). 

Yangından önce çekilmiş eski bir Merzifon fotoğrafında evlerin arasından yükselen Ulu Cami minaresi seçilebilmektedir. Bugün elimizde bulunan bu fotoğraf, kaybolmuş yapının şehir siluetindeki yerini gösteren son derece kıymetli bir görsel belgedir. 

 

 

Şekil 1. Eski Merzifon panoraması. Ulu Cami’nin minaresi, fotoğrafın sağ tarafında yüksek ve belirgin biçimde görülen minaredir. 

Eski cami ortadan kalkmış olsa da onu XIII. yüzyıla bağlayan kitabenin metni bilim dünyasına ulaşmıştır. Halil Edhem, 1917 yılında Târîh-i Osmânî Encümeni Mecmuası’nda yayımladığı “Merzifon’da Pervâne Muîniddin Süleyman Namına Bir Kitabe” başlıklı çalışmada bu kitabeyi tanıtmıştır (Halil Edhem, 1917). Kitabe H. 663/M. 1264–1265 tarihlidir; Sultan IV. Rükneddin Kılıç Arslan’ın ve Muînüddin Süleyman bin Ali’nin adlarını taşır. 

Kitabenin Arapça metni, Halil Edhem’in 1917 tarihli neşrinde beş satır hâlinde verilmiştir. İki karşılıklı sayfaya bölünmüş olan bu metin, aşağıda doğru okuma sırasıyla bir araya getirilmiştir (Şekil 2a). 

Bugünkü Türkçeyle kitabe, bu mübarek caminin Sultan IV. Rükneddin Kılıç Arslan devrinde, “Devletin ve dinin yardımcısı” unvanıyla anılan Ali oğlu Süleyman tarafından yaptırıldığını ve tarihinin 663 olduğunu kaydetmektedir. Tahrip veya okunamayan bölümleri tahminle tamamlamamak gerekir (Halil Edhem, 1917). 

Kitabenin kendisi günümüze ulaşmamış olsa da önemli bir iz daha vardır. Halil Edhem’in topladığı kitabe estampajları arasında Merzifon kaydı Uluğ İğdemir’in kataloğunda açıkça yer alır: “182 Muineddin Pervane namına bir cami kitabesi (yıkılmıştır). 663. 1.” (İğdemir, 1940, s. 558). Böylece aradığımız estampajın koleksiyon numarasını da biliyoruz: 182. 

Merzifon Ulu Camii kitabesinin Osmanlı Türkçesiyle yayımlandığı 42 ve 43. sayfalar. 

Şekil 2a. Halil Edhem’in “Merzifon’da Pervâne Muîniddin Süleyman Namına Bir Kitabe” başlıklı yazısında iki karşılıklı sayfaya bölünmüş olan Arapça kitabe metni, 1–5 numaralı satırlar doğru okuma sırasıyla bir araya getirilerek gösterilmiştir. Târîh-i Osmânî Encümeni Mecmuası, Sene 8, Sayı 43, 1917, s. 42–43. Türk Tarih Kurumu arşiv nüshası. 

 

Şekil 2b. Sadi Bayram’ın 1990 tarihli yazısında Halil Edhem’in neşrinden aktarılan, Merzifon’daki H. 663/M. 1264–1265 tarihli Ulu Cami kitabesinin beş maddelik Türkçe metni (Bayram, 1990, s. 70). 

 

Şekil 2c. Uluğ İğdemir’in Halil Edhem Eldem estampajları envanterinde Merzifon başlığı altında yer alan 182 numaralı kayıt: “Muineddin Pervane namına bir cami kitabesi (yıkılmıştır)”, H. 663, bir parça (İğdemir, 1940, s. 558). 

Muînüddin Süleyman Pervâne Kimdi? 

Öncelikle bir noktayı açıklığa kavuşturmak gerekir: “Pervâne” bir soyadı veya aile adı değil, Anadolu Selçuklu devlet teşkilâtındaki önemli bir idarî makamın ve bu makamın başında bulunan görevlinin unvanıdır. Pervâne, Dîvân-ı A‘lâ bünyesinde mülk, iktâ ve arazi işleriyle ilgilenen dairenin başında bulunur; has ve iktâların tahsis ve temlik işlemlerini yürütür, bunlara ilişkin menşur ve beratları hazırlar ve ilgili kayıtları tutardı. Gerektiğinde kendisine siyasî veya askerî görevler de verilebilirdi (Kesik, 2007; Kaymaz, 1970). Muînüddin Süleyman’ın nüfuzu zamanla bu makamın olağan sınırlarını aşmış ve görev unvanı şahsıyla neredeyse bütünüyle özdeşleşmiştir. Bununla birlikte tarihî kaynaklarda Pervâne unvanını taşıyan başka kişiler de bulunduğundan, her Pervâne kaydını Muînüddin Süleyman’la ilişkilendirmek doğru değildir. Merzifon Ulu Camii kitabesindeki kişi Muînüddin Süleyman bin Ali’dir (Kaymaz, 1970; Küçükyıldırım, 2015). 

Pervâne yalnız siyasî faaliyetleriyle değil, yaptırdığı eserlerle de Anadolu’nun farklı şehirlerinde iz bıraktı. Kesin kayıtlarla ilişkilendirebildiğimiz imar faaliyetleri bakımından bu yazıda üç şehir özellikle önemlidir: Kayseri, Tokat ve Merzifon. Kayseri’de medrese; Tokat’ta hankâh, hamam ve şifâhâne gibi yapılar; Merzifon’da ise 663/1264–1265 tarihli kitabeyle belgelenen Ulu Cami onun imar dünyasının parçalarıdır (Kaymaz, 1970; Küçükyıldırım, 2015). 

Tokat’ın ayrıca özel bir yeri vardır. Eflâkî’nin aktardığına göre Mevlânâ çevresinin önemli isimlerinden Fahreddîn-i Irâkî’nin Tokat’a götürülmesi için Pervâne Mevlânâ’nın müsaadesini istemiş ve Irâkî için Tokat’ta bir hankâh yaptırmıştır (Eflâkî, 2001). Böylece Pervâne’nin imar faaliyetleri ile Mevlânâ çevresi Tokat’ta doğrudan kesişmektedir. 

Bununla birlikte dönemin kaynakları Pervâne’yi yalnız siyasî ihtirasları ve tartışmalı kararlarıyla anmaz. Aksarayî onu tedbirli, vakarlı ve düşüncesi isabetli bir devlet adamı olarak tanıtırken İbn Bîbî onun cömertliği, güzel konuşması, sanatı desteklemesi ve âlimleri korumasıyla öne çıktığını, vaktinin önemli bir bölümünü âlimler ve âriflerle geçirdiğini belirtir. Yine İbn Bîbî’nin onun yönetim dönemi için kullandığı “memleketler sakin, yollar güvenli, fitne uykuda idi” ifadesi, bütün tartışmalı yönlerine rağmen Pervâne’nin devlet idaresi, ilim ve kültür hayatındaki olumlu taraflarının da çağdaşları tarafından görüldüğünü göstermektedir (Solmaz, 2013). 

Kösedağ’dan Sonra: Çalkantılı Bir Anadolu 

1243 Kösedağ yenilgisi Anadolu Selçuklu tarihinin büyük kırılma noktalarından biriydi. Devlet bir anda ortadan kalkmadı; fakat bağımsız hareket edebilme imkânı giderek daraldı ve Moğol hanları ile kumandanlarının iradesi Selçuklu siyasetinde belirleyici hâle geldi (Cahen, 2000; Turan, 2013). 

Bu hâkimiyet yalnız devletin dış siyasetiyle sınırlı kalmadı; Selçuklu sultanları da iktidarlarını sürdürebilmek için Moğol hanlarının ve kumandanlarının onayına bağımlı hâle geldi. II. Gıyâseddin Keyhüsrev’in ölümünden sonra oğulları II. İzzeddin Keykâvus, IV. Rükneddin Kılıç Arslan ve II. Alâeddin Keykubad arasında başlayan taht mücadeleleri de bu hâkimiyet ortamında yürüdü. 1249’da Celâleddin Karatay’ın arabuluculuğuyla saltanat üç kardeş arasında paylaştırıldı; üçü birlikte tahta çıkarıldı, adlarına hutbe okutuldu ve para bastırıldı. Ancak bu müşterek saltanat rekabeti sona erdirmedi: şehzadelerden biri zaman zaman Moğol desteğiyle diğerine üstünlük sağlamaya çalıştı; tahta kimin çıkacağı ve kimin tasfiye edileceği üzerinde Moğol iradesi giderek belirleyici oldu. Dolayısıyla bu dönemin taht kavgaları yalnızca hanedan içi bir rekabet değil, Moğol hâkimiyetinin Selçuklu siyasetini yönlendirdiği bir iktidar mücadelesiydi. Muînüddin Süleyman Pervâne işte bu ortamda yükseldi; Keykâvus ile Kılıç Arslan arasındaki mücadelelerde etkili oldu ve Moğol yöneticileriyle kurduğu ilişkiler siyasî gücünü artırdı (Cahen, 2000; Kaymaz, 1970; Küçükyıldırım, 2015; Sümer, 2022; Turan, 2013). 

Merzifon kitabesinin tarihi tam bu döneme, 663/1264–1265’e aittir. Kitabede IV. Kılıç Arslan’ın adı ile Muînüddin Süleyman Pervâne’nin adı yan yanadır. Ne var ki birkaç yıl içinde bu ilişkinin yönü değişecektir. 

Nitekim 1266’da IV. Kılıç Arslan öldürüldü; yerine küçük yaştaki oğlu III. Gıyâseddin Keyhüsrev tahta çıkarıldı ve Pervâne’nin nüfuzu olağanüstü ölçüde arttı. Dönemin kaynakları, Kılıç Arslan’ın öldürülmesiyle sonuçlanan siyasî tasfiye sürecinde Pervâne’nin etkili bir rol oynadığını aktarır. Bu tablo Pervâne’yi tek renkli bir kişiliğe indirgemememiz gerektiğini gösterir: hayır eserleri yaptıran, Mevlânâ’ya hürmet eden, dinî bilgi sahibi bir devlet adamı ile sert iktidar mücadelelerinin aktörü aynı kişidir. 

Pervâne Mevlânâ’nın Kapısında 

Mevlânâ ile Pervâne arasındaki ilişkiyi yalnız “devlet adamı bir sûfîyi himaye ediyordu” cümlesiyle anlatmak kaynakların sunduğu dünyayı yoksullaştırır. Eflâkî ve Fîhi Mâ Fîh’te Pervâne bazen Mevlânâ’nın kapısında bekleyen, bazen soru soran, bazen kendisine danışan, bazen evinde semâ düzenleyen, bazen de ağır biçimde eleştirilen bir kişi olarak görünür. 

Eflâkî’nin meşhur anlatılarından birinde Pervâne Mevlânâ’yı görmek için gelir ve uzun süre bekler. Birisi Mevlânâ’ya Pervâne’nin beklediğini hatırlatınca, Mevlânâ onun kendileri için değil, kendi ihtiyacı için beklediğini söyler. Ardından dilenci benzetmesi gelir: insan sevimsiz bir dilenciyi sesini bir daha işitmemek için hemen gönderir; sesi ve yüzü güzel olanı ise biraz daha yanında tutmak ister. Böylece Pervâne’nin bekletilmesi hem makamın Mevlânâ’nın mekânında ayrıcalık sağlamadığını hem de aralarındaki muhabbeti gösteren bir sahneye dönüşür (Eflâkî, 2001; Küçükyıldırım, 2015). 

Bir başka anlatıda Mevlânâ, Pervâne’nin unvanını kelimenin asıl anlamıyla yüzleştirir: “Senin adın neden Pervâne?” Ateşin çevresinde dönen kelebeğin kendisini ateşe atmadıkça gerçek pervâne sayılamayacağını söyleyerek, siyasî unvanı manevî bir sınava dönüştürür (Eflâkî, 2001). 

Pervâne’nin Mevlânâ’ya bağlılığı Fîhi Mâ Fîh’te de görünür. Bir sohbette gece gündüz gönlünün Mevlânâ ile olduğunu, fakat “kötü meşguliyetler” ve özellikle Moğol işleri yüzünden gelemediğini söyler. Aynı bağlamda “Hakk Teâlâ’ya namazdan daha yakın bir şey var mıdır?” sorusu gündeme gelir. Ahmed Avni Konuk tercümesinde soru açıkça Emir Pervâne’ye nispet edilirken bazı diğer tercümelerde konuşan yalnız “biri” olarak geçer; bu metin farkını saklı tutmak gerekir (Küçükyıldırım, 2015). Mevlânâ’nın cevabı namazın görünen kalıbı ile canı arasındaki ayrım üzerine kuruludur. 

Fîhi Mâ Fîh’in oluşumu da Pervâne ile ilişkinin önemini gösterir. Eser, Mevlânâ’nın çeşitli meclislerdeki sohbetlerinin derlenmesiyle oluşmuştur ve Pervâne bu sohbetlerin en belirgin siyasî muhataplarından biridir. Bu nedenle eser, iki kişi arasındaki ilişkinin mektuplardan farklı olarak canlı konuşma ortamını görmemizi sağlar. 

Yakınlık Var, Fakat Makamın Ayrıcalığı Yok 

Bu sınır ilişkinin erken dönemlerine ait bir anlatıda da görünür. Pervâne’nin Mevlânâ’ya yaklaşımında maddî imkânların belirleyici olamayacağı daha baştan sezdirilir. Eflâkî’nin anlatısında Pervâne özür dileyip tövbe eder; anlatıcı bunun Mevlânâ’nın “ilk zuhur ettiği” zamanlara ait olduğunu özellikle kaydeder. Küçükyıldırım (2015), Pervâne’nin başka âlimlerle kurduğu patronaj ilişkisine benzer bir yakınlığı Mevlânâ ile de kurmak istemiş olabileceğini, fakat aynı karşılığı görmediğini belirtir. 

Benzer bir sınır Bahâeddin Veled’in mezarıyla ilgili rivayette de karşımıza çıkar. Pervâne, Mevlânâ’nın babasının mezarı üzerine bir kubbe yaptırmak ister. Böyle bir teklif güçlü bir devlet adamı açısından büyük bir hayır ve himaye göstergesidir. Fakat Mevlânâ, yapılacak kubbenin gök kubbeden daha güzel olamayacağını söyleyerek babasının mezarının gökyüzü altında kalmasını ister ve teklifi kabul etmez (Eflâkî, 2001). 

Bu sahneler, Mevlânâ’nın Pervâne’nin maddî ve siyasî imkânlarından bütünüyle uzak durduğu anlamına gelmez. Tam tersine biraz sonra göreceğimiz mektuplarda onun gücüne tekrar tekrar başvurur. Fakat başvurduğu güç çoğunlukla kendi kurumu veya şahsı için değil, başka insanların ihtiyaçları içindir. İlişkinin dikkat çekici yanı da burada ortaya çıkar: Pervâne’nin gücü kabul edilir, fakat bu güç Mevlânâ üzerinde bir hiyerarşi kurmaz. 

Mevlânâ’nın Pervâne’ye karşı sevgisini ifade eden sözler de vardır. Fîhi Mâ Fîh’teki sohbetlerde Pervâne’nin gönlünün gece gündüz Mevlânâ ile olduğunu söylemesi karşılıksız bir bağlılık gibi sunulmaz. Mevlânâ da Emir’e olan muhabbetinin dünya menfaati için olmadığını belirten bir dil kullanır. Böylece kaynaklarda yakınlık ile bağımsızlık aynı anda görünür: sevgi vardır, fakat bu sevgi eleştiriyi susturmaz. 

Mevlânâ’nın yöneticilere ilişkin küçük ama önemli bir sözü de bu çerçeveye oturur. Devlet adamlarının her zaman kendisini göremediklerinde “kendi halleri ve halkın işleriyle meşgul” olmalarını söyler. Başka bir ifadeyle yöneticinin dindarlığı sürekli bir şeyhin kapısında bulunmak değildir; halkın işini görmek de onun sorumluluğunun parçasıdır (Küçükyıldırım, 2015). 

Yirmi Beş Mektup: Büyük Siyasetin İçindeki Küçük Hayatlar 

Mevlânâ’nın siyasî çevrelerle ilişkisi Pervâne ile sınırlı değildi. Abdülbâki Gölpınarlı’nın Farsça aslından Türkçeye çevirdiği Mektuplar’da Muînüddin Süleyman Pervâne’ye 25, Sâhib Ata Fahreddin Ali’ye 16, Sultan II. İzzeddin Keykâvus’a 9, Tâceddin Mu‘tez’e 9 ve Mecdeddin Atabeg’e 7 mektup bulunmaktadır (Mevlânâ, 1999). Celâleddin Karatay, Emînüddin Mikâil ve Cacaoğlu Nûreddin gibi başka ileri gelenler de muhataplar arasındadır. 

Pervâne’ye gönderilen mektupların tasnifi ilişkinin niteliğini daha açık gösterir: maddî yardım, adaletin sağlanması, iş ve görev talepleri, teşekkür, vergi muafiyeti ve seferden dönüşü kutlama gibi farklı vesileler vardır (Küçükyıldırım, 2015). Mektupların önemli bölümünde Mevlânâ kendisi için bir makam veya siyasî ayrıcalık istemez; başkalarının derdini taşır. 

İki öğrencinin elbise tahsisatı bunun en sade örneklerinden biridir. Fakih İhtiyâreddin ile İmâmüddin’e verilmekte olan elbise parası kesilmiştir. Mevlânâ meseleyi Pervâne’ye taşır. XIII. yüzyılın büyük siyasî krizleri yanında küçücük görünen bu olay, tam da bu nedenle değerlidir: bir tarafta Anadolu’nun en güçlü devlet adamlarından biri, diğer tarafta elbise parasını alamayan iki öğrenci ve ikisinin arasında Mevlânâ’nın mektubu vardır (Mevlânâ, 1999; Küçükyıldırım, 2015). 

XXVI. mektupta Şihâbeddin adlı bir kişinin alışveriş için Sivas’a gitmesi gerekir; önünde bâc vergisi vardır. Mevlânâ Pervâne’den onun bu yükten kurtarılmasını ister. Böylece bir tasavvuf büyüğünün mektubundan şehirler arası ticaret, vergi uygulaması, idarî yetki ve bir tüccarın gündelik sıkıntısı görünür hâle gelir (Mevlânâ, 1999; Küçükyıldırım, 2015). 

Başka mektuplarda affedilen Emir Seyfeddin ve ailesi için teşekkür edilir; Nizameddin’in affı istenir; töhmet altında bulunan Bektemüroğlu Kerîmeddin Mahmûd’un meselesi taşınır; iş veya görev bekleyen kişiler tavsiye edilir. Bir mektupta borç meselesi vardır. Pervâne “Bu iş divanla ilgilidir” deyince Mevlânâ, Pervâne’nin Süleyman adına da ince bir gönderme yaparak şu sözü söyler: “Devler Süleyman’ın hükmündedir; Süleyman devlerin hükmünde değildir.” Bunun üzerine borcun hafifletildiği aktarılır (Eflâkî, 2001; Küçükyıldırım, 2015). 

XXVII. mektubun Pervâne’nin önce gönderdiği bir mektuba cevap olması ayrıca önemlidir. Yazışma tek yönlü değildir; Pervâne de Mevlânâ’ya yazmaktadır. CXXXVII. mektup ise Pervâne’nin seferden dönüşünü kutlar. Dolayısıyla bu ilişki yalnız “Mevlânâ ister, Pervâne yapar” mekanizmasına indirgenemez; selâmın, cevabın, teşekkürün ve dostluğun da bulunduğu sürekli bir temas söz konusudur. 

Mektupların her biri aynı zamanda küçük bir sosyal çevreyi görünür hâle getirir. Emir Seyfeddin’in affının ardından gönderilen teşekkür mektubunda, örneğin, tek bir kişinin arkasında ailesi, çocukları ve yakınları görünür. Bir insanın idarî kaderi yalnız kendisini değil, çevresindeki insanları da etkiler. Mevlânâ’nın mektubu bu görünmeyen halkayı da devlet adamının önüne taşır (Mevlânâ, 1999; Küçükyıldırım, 2015). 

Bu örneklerin yanına iş isteyenleri, görev talep edenleri, töhmet altında kalanları, affı istenenleri ve birkaç dervişin geçimini eklediğimizde Mektûbât adeta XIII. yüzyıl Anadolu’sunun küçük bir toplumsal arşivine dönüşür. Mevlânâ’nın mektuplarında, tarih kitaplarında Moğollarla görüşen, sultanlarla mücadele eden ve ordu sevk eden Pervâne’nin masasına iki öğrencinin elbise parası, bir tüccarın vergisi, bir borçlunun yükü, bir dervişin geçimi ve bir iş talebi düşmektedir. 

Mevlânâ bütün bunları yaparken talepte bulunmanın ağırlığını da hisseder. Bir mektubunda “Israrlarımdan, baş ağrıtmalarımdan dolayı utanmakta olduğumu da bilin…” der. Başka birinde, “Bu birbiri üstüne baş ağrıtmalarımızı da mâzur görün; çünkü ‘Tatlı suyun başı kalabalıktır’” diye yazar. Bir diğerinde ihtiyaç sahiplerinin başka kaynak göremedikleri için Pervâne’ye başvurduklarını açıklar (Mevlânâ, 1999). 

“Tatlı suyun başı kalabalıktır” sözü bu bakımdan yalnız zarif bir benzetme değildir. Mevlânâ’nın çevresinde oluşan başvuru ağını da anlatır. İnsanlar onun Pervâne’ye ulaşabildiğini bilir; Mevlânâ da bu erişimi kullanır. Fakat tekrar tekrar talepte bulunmaktan duyduğu mahcubiyeti saklamaz. Manevî otoritesini kendisi için siyasî güç biriktirmeye değil, iktidara doğrudan ulaşamayan insanların sesini duyurmaya yöneltmektedir. 

“Dört Kıbleye Hizmet Et” 

Eflâkî’nin Şeyh Cemâleddin’den naklettiği anlatıya göre Pervâne, Hatıroğlu Şerefeddin ve Ziyâeddin ile Mevlânâ’yı ziyarete gelir ve ısrarla nasihat ister. Mevlânâ ona, “Emîr Muînüddin, muktedirsen, hiç gevşeklik göstermeden dört kıbleye hizmet et ve o dört kıbleye hizmet etmeyi kendine gerekli bil” der. 

Pervâne baş koyar ve sorar: “Biz bir kıble biliyoruz; diğer üçü hangileridir?” 

Mevlânâ dört kıbleyi açıklar. Birincisi günde beş defa yüz çevrilen namaz kıblesidir. İkincisi ihtiyaç anında dua için yüz çevrilen gökyüzüdür. Üçüncüsünde söz doğrudan siyasî iktidara gelir: “Padişahlar, yoksulların ihtiyaçlarının kıblesi ve mazlumların sığınağıdırlar.” Ardından Pervâne’ye, “Elinden geldiği kadar kimsenin kalbini kırmamağa çalış; çünkü bu yolda dikenler çoktur” ve “Muhtaç olan dervişin işini yap; çünkü senin de ona işlerin düşer” diye öğüt verir. Dördüncü kıble ise Tanrı erlerinin kalbidir; Mevlânâ onu “Tanrı’nın nazarının kıblesi” diye niteler (Eflâkî, 2001, c. I, ss. 482–483). 

Bu anlatıyı mektuplarla birlikte okuyunca söz ile davranış birbirini tamamlar. Mevlânâ Pervâne’ye hükümdarların ve yöneticilerin yoksullar için bir kıble ve mazlumlar için sığınak olduğunu söylerken, kendi kapısına gelen insanların meselelerini de mektuplarla onun önüne taşımaktadır. 

Bir Yönetim Ahlâkı Olarak Dört Kıble 

Dört kıble anlatısının gücü, soyut bir öğüdü doğrudan yöneticinin gündelik sorumluluğuna çevirmesindedir. Mevlânâ üçüncü kıbleyi tarif ederken Pervâne’ye yalnız iyi bir insan olmasını söylemez; elindeki makamın neden var olduğunu hatırlatır. Yoksulun ve mazlumun yöneldiği yer yönetici ise, o makamın değeri insanların ihtiyaçlarına cevap verebildiği ölçüde ortaya çıkacaktır. 

Bu sözler, Mevlânâ’nın mektuplarında gördüğümüz aracılıkla yan yana konulduğunda daha somut bir anlam kazanır. Mektuplarda Pervâne’nin önüne taşınan gündelik meseleler, “padişahlar yoksulların ihtiyaçlarının kıblesidir” sözünün uygulamadaki karşılığı gibidir. 

Burada Mevlânâ’nın siyasî güce yaklaşımının iki yönünü aynı anda görmek mümkündür. İktidar, kendi başına kutsanan bir şey değildir; fakat toplumdaki haksızlıkları giderebildiği ölçüde vazgeçilmez bir araçtır. Bu nedenle Mevlânâ yöneticiden uzak durmayı tek başına erdem saymadığı gibi, yöneticiye yakın olmayı da bir ayrıcalık olarak kullanmaz. İlişkinin ölçüsü hizmettir. 

“Benim Nasihatimi Nasıl Dinlersin?” 

Eflâkî’nin aktardığı başka bir anlatıda Pervâne yine Mevlânâ’dan kendisine yol göstermesini ister. Mevlânâ ona Kur’an’ı ezberleyip ezberlemediğini sorar. Pervâne olumlu cevap verir. Ardından Sadreddin Konevî’den hadis okuyup okumadığını sorar; buna da “evet” cevabını alır. 

Mevlânâ’nın cevabı serttir: “Mademki Tanrı ve onun elçisinin sözlerini okuduğun, gerektiği gibi bahsettiğin ve bildiğin hâlde o sözlerden nasihat alamıyorsun ve hiçbir âyet ve hadîsin muktezasınca amel edemiyorsan, benim nasihatimi nasıl dinler ve ona nasıl uyarsın?” Pervâne bu sözlerin ardından ağlayarak kalkıp gider (Eflâkî, 2001; Küçükyıldırım, 2015). 

Burada sorun Pervâne’nin bilgisizliği değildir. Tam tersine Kur’an ve hadis bilgisi vardır. Mevlânâ’nın sorduğu soru, bilginin hayata dönüşüp dönüşmediğidir. Bu sahne Pervâne’nin siyasî hayatındaki çelişkileri düşündüğümüzde daha da ağır bir anlam kazanır. 

“Fena Adamlar”, Terziler, Bakkallar 

Mevlânâ’nın çevresi yalnız sultanlardan, vezirlerden ve âlimlerden oluşmuyordu. Eflâkî’nin anlattığı bir olay bunu oldukça çarpıcı biçimde gösterir. Muînüddin Süleyman Pervâne bir gün kendi sarayındaki divanda Mevlânâ’dan büyük bir övgüyle söz eder; fakat onun müritlerini “çok mânâsız ve fena insanlar” diye niteler. Bu söz Mevlânâ’ya ulaşınca Pervâne’ye bir tezkere gönderir. Cevabı dikkat çekicidir: 

“Eğer iyi insanlar olsalardı, ben onların müridi olurdum.” 

Mevlânâ, onları kötü huylarını değiştirip iyilerin arasına katılmaları için kabul ettiğini belirtir. Eflâkî’nin anlatısına göre Pervâne tezkereyi okuyunca Mevlânâ’ya gelir, özür diler ve müritlere hediyeler verir (Eflâkî, 2001). 

Benzer bir olay bu kez Sadreddin Konevî’nin zaviyesinde yaşanır. Pervâne’nin düzenlediği bir mecliste Mahfil Emiri Kemaleddin, Mevlânâ’nın çevresindeki insanların çoğunun zanaatkâr ve aşağı tabakadan kişiler olmasından yakınır. Sözü terzilere ve bakkallara kadar getirir: 

“Her nerede bir terzi, bir bakkal varsa onu müritliğe kabul ediyor.” 

Mevlânâ konuşulanları işitir. Mansûr’un hallaç, Ebûbekir Buhârî’nin dokumacı olduğunu ve başka büyük insanların da çeşitli zanaatlarla uğraştığını hatırlatır. Ardından mesleklerinin onların mârifetine ne zarar verdiğini sorar. Eflâkî’nin anlatısında Pervâne ile Kemaleddin söylediklerinden pişman olurlar (Eflâkî, 2001).  

Bir başka olay ise bu tavrın yalnız sözde kalmadığını gösterir. Pervâne sarayında bir semâ meclisi düzenlediğinde Mevlânâ davete gelir. Fakat beraberindeki dostlarının içeri alınmadığını görünce kendisi de içeri girmez ve kapıda bekler. Mevlânâ’nın bekleyişi kendisi için değildir; dostlarının da içeri alınmasını istemektedir. Onlar içeri girmeden kendisi de Pervâne’nin sarayına girmez.  

Bu üç anlatı yan yana konulduğunda Mevlânâ’nın çevresinin toplumsal yapısı daha açık görünür. Bir tarafta sultanlar, vezirler ve emirler; diğer tarafta öğrenciler, dervişler, tüccarlar, terziler, bakkallar, dokumacılar, kuyumcular, ayakkabıcılar ve başka zanaatkârlar vardır. Dönemin toplumsal hiyerarşisinde birbirinden oldukça uzak duran bu insanlar aynı çevrede buluşabilmektedir. Pervâne de bu dünyanın içindedir. 

Moğol Hâkimiyeti ve “Moğollara Secdeler Ediyoruz” Sözü 

Pervâne’nin Mevlânâ’ya yönelttiği sorulardan biri dönemin siyasî atmosferini bütün ağırlığıyla yansıtır. Eflâkî’nin aktardığı bir anlatıda Pervâne, Mevlânâ’ya Cengiz Han sülalesinin devletinin ne zaman sona ereceğini ve âkıbetlerinin ne olacağını sorar. Mevlânâ, Moğolların ortaya çıkışını dönemin dinî tarih anlayışı içinde ilâhî bir ceza olarak yorumladıktan sonra onların zulüm, kibir ve kötü muamelede ısrar etmeleri hâlinde devletlerinin de sona ereceğini söyler. Başka bir ifadeyle, Moğol hâkimiyetini ebedî görmez; zulmün kendi sonunu hazırlayacağını belirtir. Rivayetin devamında Pervâne’nin bu sözlerden etkilenerek ağladığı aktarılır (Eflâkî, 2001; Küçükyıldırım, 2015). 

Moğol istilası, Anadolu’da ve İslâm dünyasının geniş bir bölümünde şehirlerin yakılıp yıkılmasına, ağır vergiler altında halkın yoksullaşmasına ve on binlerce Müslümanın öldürülmesine yol açtı. Böylesine büyük bir askerî güce ve geniş bir hâkimiyet alanına sahip olmalarına rağmen Moğol-İlhanlı hâkimiyeti, Mevlânâ’nın bu sözlerinden yaklaşık altmış-yetmiş yıl sonra ortadan kalktı. Üstelik hükmettikleri İslâm coğrafyasının dinî ve kültürel etkisi altında kalan İlhanlı hükümdarları ile Moğol toplulukları zamanla Müslümanlaştı; böylece fethettikleri toplumun inanç ve medeniyet çevresi içinde kendileri de dönüştüler. Müslümanlaşmalarının ardından cami, medrese, türbe ve hayır kurumları yaptırarak İslâm ilim, sanat ve kültür hayatına da hizmet ettiler. Bu tarihsel sonuç, Mevlânâ’nın zulüm ve kibrin hiçbir siyasî iktidarı kalıcı kılamayacağı yönündeki öngörüsüyle dikkat çekici biçimde örtüşmektedir (Cahen, 2000; Turan, 2013; Özen, 2022; Yuvalı, 2000). 

“Moğollara secdeler ediyoruz” sözü ise bu anlatının devamı değil, Fîhi Mâ Fîh’te geçen ayrı bir sohbete aittir. Bu konuşmada Pervâne, eski putperestlerin putlara secde ettiğini hatırlatarak kendi dönemlerindeki siyasî boyun eğişi ağır bir dille eleştirir ve Moğollara secde ettikleri hâlde kendilerini Müslüman saydıklarını söyler. Böylece Anadolu’nun en güçlü devlet adamlarından biri, kendisinin de daha büyük bir siyasî gücün altında bulunduğunu ve bu durumun dinî vicdanında oluşturduğu çatışmayı açıkça dile getirir (Mevlânâ, 1994, s. 111; Küçükyıldırım, 2015). 

Mevlânâ’nın Pervâne’ye yönelik en açık siyasî eleştirilerinden biri ise Fîhi Mâ Fîh’te gelir. Pervâne’nin başlangıçta Müslümanlara yardım etmek ve onları korumak düşüncesiyle hareket etmiş olabileceğini hatırlattıktan sonra, geldiği noktayı yüzüne karşı eleştirir. Bu sözler Ahmed Avni Konuk tercümesinde şöyle aktarılır: “Çünkü sen Moğollar ile bir olup, Şamlıları ve Mısırlıları mahvetmek ve İslâm vilâyetini harâb etmek için yardım ettin” (Mevlânâ, 1994, s. 12). 

Bu söz büyük ihtimalle Pervâne ile Samagar Noyan’ın 1271 dolayındaki Kuzey Suriye harekâtı bağlamında okunmalıdır. Moğol-Selçuklu kuvvetlerinin Hârim ve Afâmiye çevresine kadar ilerleyişi, Mevlânâ’nın sözlerinin tarihsel zeminini anlamlı kılar. Bununla birlikte bu tarihlemeyi kesin hüküm değil, kuvvetli bir bağlamlandırma olarak kullanmak gerekir. 

Fakat Fîhi Mâ Fîh’teki bu eleştiri yalnız mahkûmiyetle bitmez. Mevlânâ hemen ardından Pervâne’ye yüzünü Hakk’a çevirmesini ve ümidini kesmemesini söyler: “Şimdi, bu halde yüzünü korku mahalli olan Hakk’a çevir...” ve “Hak’dan ümid kesme!”; devamında “Şimdi bu itaatsizlik içinde dahi ümîdini kesme ve tevâzu ile yalvar...” diyerek dönüş imkânını açık bırakır (Mevlânâ, 1994, ss. 12–13). 

Bu kronoloji önemli bir noktayı da gösterir. IV. Kılıç Arslan’ın 1266’daki tasfiyesinden sonra Pervâne Mevlânâ’nın çevresinden dışlanmış değildir; fakat devam eden yakınlık eleştirisiz bir bağlılık da değildir. Mevlânâ’nın Kılıç Arslan’ın öldürülmesini Pervâne’nin yüzüne vurduğunu söyleyen doğrudan bir kaynağımız yoktur. Buna karşılık birkaç yıl sonraki bir siyasî tercihini, Moğollarla birlikte Suriye ve Mısır Müslümanlarına karşı hareket etmesini açıkça eleştiren bir metnimiz vardır. 

Bu ayrım Pervâne’nin tarihî kişiliğini de daha dengeli görmemizi sağlar. Onu yalnız “Moğol yanlısı” bir devlet adamına indirgemek de yalnız Anadolu’yu korumaya çalışan bir arabulucu olarak idealize etmek de yetersizdir. Bir dönem Moğol gücüyle birlikte hareket ederken daha sonra aynı hâkimiyetten çıkış arayışına girmiş ve Baybars’la temas kurmuştur. Siyasî çizgisindeki bu değişimler, XIII. yüzyıl Anadolu’sunda devlet adamlarının karşı karşıya bulunduğu baskıların yanı sıra kişisel iktidar mücadelelerini de birlikte düşünmeyi gerektirir. 

Mevlânâ’nın tavrı ise daha tutarlı bir çizgi gösterir: Pervâne’nin şahsını bütünüyle reddetmeden eylemini eleştirmek. “Şimdi bu itaatsizlik içinde dahi ümîdini kesme” sözü bu nedenle önemlidir. Eleştirinin amacı ilişkiyi kesmek değil, muhatabı davranışını değiştirmeye çağırmaktır. Yakınlık burada susmanın gerekçesi değil, söz söylemenin imkânı hâline gelir. 

Baybars’a Uzanan Yol ve Pervâne’nin Sonu 

Pervâne daha sonraki yıllarda ağırlaşan Moğol hâkimiyetinden çıkış arayışlarına yöneldi ve Memlük Sultanı Baybars’la temas kurdu. 1277’de Baybars Anadolu’ya girdi ve Elbistan’da Moğol kuvvetlerini ağır bir yenilgiye uğrattı. Fakat Pervâne beklenen biçimde Baybars’ın yanında açıkça yer almadı. Baybars Anadolu’dan çekildikten sonra İlhanlı hükümdarı Abaka Han Elbistan Ovası’na geldi. Savaş meydanı Moğol askerlerinin cesetleriyle doluydu. Abaka, ölülerin çokluğu karşısında kendisini tutamayarak ağladı; fakat cesetlerin arasında bir tek Selçuklu askerinin bulunmaması, öfkesini ve kuşkusunu daha da artırdı. Bu sessiz manzara, Pervâne’nin savaşa girmediğini ona sözlerden daha açık anlatıyordu. Kaynaklara göre Abaka, Pervâne’nin kendisine bir oyun oynadığını düşünmeye başladı. Elbistan’da öldürülen Tudavun Noyan ile Toku Ağa’nın kadınları, çocukları ve adamları da her gün Abaka’nın huzuruna çıkarak Pervâne’nin öldürülmesini istiyorlardı. Böylece savaş meydanında başlayan kuşku, giderek Pervâne hakkında verilmiş bir ölüm hükmüne dönüştü (Kaymaz, 1970; Keleş, 2019, ss. 68–69; Küçükyıldırım, 2015). 

Kaynaklarda Pervâne’nin öldürülmesinin ayrıntıları farklı biçimlerde aktarılır. Anlatılardan birinde önce zehir verildiği, zehirlendikten sonra dışarı çıkmasına izin verilmediği ve ardından yay kirişiyle boğularak öldürüldüğü belirtilir. Kesin olan, Muînüddin Süleyman Pervâne’nin 1277’de Abaka Han’ın emriyle öldürülmesidir (Kaymaz, 1970; Küçükyıldırım, 2015). 

Gençlik yıllarında babasının yanında Moğol kumandanı Baycu’nun karargâhına giden Pervâne’nin siyasî hayatı, yaklaşık otuz yıl sonra yine Moğol iktidarının eliyle sona erdi. 

Yeniden Merzifon’a: Ulu Cami’nin Dönüşü 

Pervâne 1277’de öldü. Mevlânâ ondan birkaç yıl önce, 1273’te vefat etmişti. Selçuklu Devleti tarih sahnesinden çekildi, Moğol hâkimiyeti sona erdi ve aradan yüzyıllar geçti. Fakat Merzifon’daki kitabede Muînüddin Süleyman bin Ali’nin adı kaldı. 

Eski Ulu Cami’nin yeniden yapılması düşüncesi uzun yıllar sonra somutlaştı. Bu süreçte Merzifonlu İsmail Özdoğan’ın özel bir yeri vardır. 2018’deki açılışta verilen bilgilere göre Özdoğan, caminin yeniden yapılması düşüncesini desteklemiş ve vasiyetinde bıraktığı iki dairenin satışından elde edilecek gelirin bu amaçla kullanılmasını istemiştir (Merzifon Müftülüğü, 2018). 

Yeni yapı hazırlanırken eski Ulu Cami’nin yangından önce çekilmiş fotoğraflarından yararlanıldı. 13 Haziran 2016 tarihinde ihale yapılarak inşa süreci başlatıldı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından tamamlanan Ulu Cami 12 Ekim 2018 tarihinde yeniden ibadete açıldı (Merzifon Müftülüğü, 2018). 

 

 

Şekil 3. Eski fotoğraflar dikkate alınarak yeniden inşa edilen ve 12 Ekim 2018’de ibadete açılan Merzifon Ulu Camii. 

Bugün bu belge ve görselleri birlikte düşündüğümüzde — yangından önce minaresi görülen eski Merzifon fotoğrafı, kitabe metninin 1917 tarihli ilk yayını, 182 numaralı estampaj envanter kaydı ve yeniden yapılan Ulu Cami — yaklaşık 761 yıllık bir hafıza zinciri ortaya çıkmaktadır. 

Bu 761 yıl içinde yalnız yapılar değil, devletler ve toplumlar da değişti. Anadolu Selçuklu Devleti tarih sahnesinden çekildi; onun ardından Osmanlı Devleti kuruldu ve yüzyıllar sonra yerini Türkiye Cumhuriyeti’ne bıraktı. Merzifon bütün bu değişimlere tanıklık etti. Eski Ulu Cami ortadan kalktı ve uzun bir aradan sonra yeniden yapıldı. Mevlânâ’nın şu beyitleri, değişimin durdurulamaz ve kaçınılmaz akışını, bir dünyanın yerini başka bir dünyaya bırakmasını ve sözün zamanı aşmasını birlikte düşündürmektedir: 

Şu akıp giden kum seline bak, 
Ne durması var, ne dinlenmesi. 
Bak birdenbire bir dünya nasıl bozulur, 
Nasıl atar bir başka dünyanın temelini. 
Bu kupkuru yerde ben Nuh’un gemisi. 
Ömrümün sona ermesi de Tufan. 
Girdik susanlar arasına, yattık uyuduk. 
Çığlığımız sınırları aştıydı nasıl olsa. 

 

761 Yıl Sonra Merzifon Neyi Hatırlamalı? 

Merzifon Ulu Camii’nin hikâyesi yalnız kaybolmuş bir yapının yeniden yapılmasının hikâyesi değildir. Kitabedeki birkaç satır bizi Anadolu Selçuklu Devleti’nin çözülüşe sürüklendiği XIII. yüzyılın çalkantılı siyasî ortamına; oradan, bu dönemin en karmaşık siyasî aktörlerinden biri olan Pervâne’ye ve nihayet Mevlânâ’nın dünyasına götürmektedir. Aradan sekiz asra yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen Mevlânâ’nın insanın varoluşuna, Allah’la ve diğer insanlarla ilişkisine, ahlâka ve manevi olgunlaşmaya dair düşünceleri canlılığını korumaktadır. 

Bu dünyada büyük siyaset ile gündelik hayat birbirinden kopuk değildir. Moğol orduları, Selçuklu taht mücadeleleri, Baybars ve Abaka Han vardır; ama aynı zamanda elbise parasını alamayan iki öğrenci, Sivas’a giderken vergi yüküyle karşılaşan bir tüccar, borçlu bir adam ve iş bekleyen insanlar da vardır. 

Muînüddin Süleyman Pervâne bu iki dünyanın kesiştiği yerde durur. Bir taraftan sultanların kaderini etkileyebilecek kadar güçlüdür; diğer taraftan Mevlânâ’nın kapısında bekleyebilir, ona danışabilir ve “Biz bir kıble biliyoruz; diğer üçü hangileridir?” diye sorabilir. 

Mevlânâ ise siyasî iktidarın dışında olmakla birlikte ondan bütünüyle kopuk değildir. Pervâne’nin gücünü kendi adına bir iktidara dönüştürmek yerine, çoğu zaman başkalarının ihtiyacını çözmek için harekete geçirir. Üstelik bunu yaparken “başını ağrıttığı” için mahcup olur. Yakınlık eleştiriyi de engellemez: gerektiğinde “Sen Moğol’la bir olmuşsun” diyebilecek mesafeyi korur. 

Belki Merzifon’daki kitabenin bugün bize söylediği en önemli şey de budur. Bir şehrin tarihî hafızası yalnız taşlardan ve yapılardan oluşmaz. O taşların arkasındaki insan ilişkilerini, iktidarı, gündelik hayatı ve söylenmiş sözleri de hatırladığımızda tarih gerçekten canlanır. 

Bu hafızanın Merzifon’da yeniden görünür hâle getirilmesi için küçük fakat anlamlı bir adım da atılabilir. Günümüze ulaşmayan H. 663/M. 1264–1265 tarihli Ulu Cami kitabesinin, mevcut metni ve Ankara’daki estampajı esas alınarak bir rekonstrüksiyonu hazırlanıp caminin uygun bir yerine yerleştirilebilir. Tarihî metin hiçbir ilave yapılmadan aynen korunmalı; altında ise “Kitabenin Tercümesi” başlığıyla Türkçe tercümesine yer verilmelidir. 

Bunun yanında ayrı bir levhada Ulu Cami’nin XX. yüzyılın başındaki yangında ortadan kalktığı, tarihî fotoğraf ve belgelerden yararlanılarak yeniden inşa edildiği ve 12 Ekim 2018 tarihinde yeniden ibadete açıldığı kısaca anlatılabilir. Aynı levhada caminin banisi Muînüddin Süleyman Pervâne’nin Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin yakın çevresinde yer aldığı, sohbetlerine katıldığı, sözlerini dinlediği ve Mevlânâ’nın kendisine, çoğu ihtiyaç sahiplerinin meselelerini konu alan çok sayıda mektup gönderdiği birkaç cümleyle belirtilebilir. 

Böylece birinci levha tarihî belgenin kendisini, ikinci levha ise o belgenin Merzifon’dan Mevlânâ’nın dünyasına uzanan hikâyesini anlatmış olur. Tarihî kitabenin özgünlüğüne dokunulmadan, bugün camiyi ziyaret edenlerin yaklaşık 761 yıllık bu hafızayı birlikte görmeleri sağlanabilir. 

Yaklaşık 761 yıl önce Merzifon’da bir caminin taşına kazınan Muînüddin Süleyman Pervâne’nin adı, bugün bizi Mevlânâ’nın sohbetlerine, mektuplarına ve XIII. yüzyıl Anadolu’sının büyük çalkantılarına götürüyor. 

Ve hikâye başladığı yere dönüyor: 

Merzifon Ulu Camii’ne. 

 

Kaynakça 

Bayram, S. (1990). Merzifon Ulu Camisinin yeri ve Merzifon’da Türk-İslâm eserleri. Kültür ve Sanat, 5, 69–77. 

Cahen, C. (2000). Osmanlılardan önce Anadolu (E. Üyepazarcı, Çev.). Tarih Vakfı Yurt Yayınları. 

Eflâkî, A. (2001). Âriflerin menkıbeleri (T. Yazıcı, Çev.). Remzi Kitabevi. 

Halil Edhem. (1917). Merzifon’da Pervâne Muîniddin Süleyman namına bir kitabe. Târîh-i Osmânî Encümeni Mecmuası, 8(43), 42–52. 

İğdemir, U. (1940). Merhum Halil Ethem Eldem’in Türk Tarih Kurumu’na armağan ettiği Türk-İslâm devri kitabe estampajları. Belleten, 4(16), 545–563. 

Kaymaz, N. (1970). Pervâne Mu‘înü’d-dîn Süleyman. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları. 

Keleş, E. (2019). Elbistan Meydan Muharebesi ve İlhanlıların yeni Anadolu politikası. Türk Dünyası Araştırmaları, 123(242), 63–72. 

Kesik, M. (2007). Pervâne. TDV İslâm Ansiklopedisi, 34, 244. 

Küçükyıldırım, D. (2015). Mevlâna’nın Pervâne Mu’înü’d-Dîn Süleyman ile ilişkileri [Yüksek lisans tezi, Selçuk Üniversitesi, Mevlâna Araştırmaları Enstitüsü]. 

Merzifon Müftülüğü. (2018, 15 Ekim). Tarihî Ulu Camii’nin açılışını gerçekleştirdik. 

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî. (1994). Fîhi Mâ Fîh (A. A. Konuk, Çev.; S. Eraydın, Haz.). İz Yayıncılık. 

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî. (1999). Mektuplar (A. Gölpınarlı, Çev.). İnkılâp Kitabevi. 

Özen, F. (2022). İlhanlı Devleti’nin son hükümdarı Ebû Sa‘îd Bahâdır Han’ın Emîr Çoban’ın ölümünden sonraki faaliyetleri ve ölümü (728–736/1327–1335). Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 74, 268–281. 

Solmaz, S. (2013). Türkiye Selçuklu devlet adamlarında entelektüel boyut. Selçuklularda bilim ve düşünce, 4, 519–554. Selçuklu Belediyesi Yayınları. 

Sümer, F. (2022). Keykâvus II. TDV İslâm Ansiklopedisi, 25, 354–356. 

Turan, O. (2013). Selçuklular zamanında Türkiye. Ötüken Neşriyat. 

Yuvalı, A. (2000). İlhanlılar. TDV İslâm Ansiklopedisi, 22, 102–105. 

 

Prof. Dr. Kemal Aydın 

Amasya Üniversitesi 

Merzifon İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi 

E-posta: [email protected] 

Muhabir: Demet SAĞAN
Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız