Anadolu’nun unutulmaya yüz tutmuş hayatları, bugün hâlâ belleğimizde iz bırakmaya devam ediyor. Tozlu yolların yağmurla çamura dönüştüğü, kara lastik izlerinin sabırla taşındığı günlerdi o günler. Ateşle ısıtılan topraklarda, atla, öküzle sürülen tarlalarda; alın teriyle ekilip biçilen mahsul, bir ailenin umudu olurdu.
Sabahın erken saatlerinde bel kürek elde baraj gölünün akıntı suyuyla bağ-bahçe sulamaya gidenler vardı. Gün doğmadan başlayan çaba, akşam karanlığında biterdi. Hastane yolu il ilçe dolaşarak, saatler süren öküz arabası yolculuklarıyla aşılırdı. Çobanların gecesinde yağmur tanelerinin hüznü, sabahı olmayan karanlıkta yankılanırdı. Bu, yalnızlığın değil; dayanmanın hikâyesiydi.
Yokluk içindeki bir hanede kaynayan tarhana çorbasının kokusu, mısır ekmeğiyle karışırdı. Fitilli gaz lambasıyla bir metreyi zor aydınlatan sokaklar, paylaşmanın sıcaklığıyla genişlerdi. Kırkyamalı kara şallar, delik deşik çoraplar; soğuğu değil, onuru anlatırdı. Nasır tutan eller, tırmık, tırpan, orak ve çatal arasında büyüyen bir hayatın imzasıydı.
O günlerin insanları, bir selamla tebessüm etmeyi bilirdi. İsli demlikte kaynayan çayın etrafında toplanan komşuluk, öfkeyi değil merhameti beslerdi. “Sen sağcı, ben solcu” diye ayrışmanın değil; ekmeği bölüşmenin kıymeti vardı. Şefkatli ikram, suskun bir dayanışma gibi dolaşırdı evden eve.
Bugünse geçmişi yok sayan, şükürden uzaklaşan bir gürültü çağındayız. Oysa bu toprakların asıl mirası; harama el uzatmayan lokma, emeğiyle övünen yüz, acı bir kevenin hatrını kırk yıla yayan vefadır. Birbirine sırt çevirenleri değil; gülücükle karşılayanları hatırlamak gerek.
Bu haber, bir dönemin romantize edilmiş masalı değil; Anadolu’nun gerçekliğidir. Çamurla yoğrulan yolların, nasır tutan ellerin ve yoklukta bile onurunu koruyan insanların ortak hafızasıdır. Bugünü anlamak için dünü unutmamak; yarını kurmak için o şefkati yeniden hatırlamak gerekir.
